17 Ocak 2015 Cumartesi

İBBŞT GSY ve 'Beyinlerin Çalışmasını Sağlamak'

http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=2524 adresinde   Seray Şahinler Demir’in İBBŞT’nın  ‘adını anmak istemediğim’ GSY  ile yaptığı çok da başarılı bulduğum bir röportajı yayımlandı. Seray Şahinler Demir'in yeni röportajlarını merakla bekliyorum. 

9 Ocak 2015 Cuma

Iraz Yöntem'e : Tiyatrocu Ağlamaz!

Iraz Yöntem’i bilirim ama tanışmadık. Seyrettiğim bir oyunda oyunculuğunu çok beğenmiştim.  Bu sene Tiyatro Hâl’i omuzladı. O salona heyecan kattı. Müstehak(Bence Müstahak olmalı) adlı  gazeteyi canlandırdı. Sosyal medyada aktif. Çabalarını görerek kendisini tanımadan sempati duyuyorum. Müstehak Gazetesi’nde  "Bir Hakaret Unsuru Olarak 'Tiyatro!’" başlıklı bir yazı yazmış. Gündelik konuşmalarda  hakaret unsuru  olarak ‘Bana tiyatro yapma!’ denmesine içerlediğini belirtmiş, ‘son zamanların en moda küfürlerinden biri hâline geldi bile diyebiliriz’ diyerek benzeri ifadelerin  ‘siyasetçilerin kendi aralarında bir hakaret unsuru olarak kullanmasından’ yakınmış.

8 Ocak 2015 Perşembe

İBBŞT’dan ‘Tiyatro Okulu’, ‘Atölyesi’ ? NESİ?

İBBŞT, ‘Ustalar Çırak Arıyor’ başlığı ile duyurdu. ‘Şehir Tiyatroları, ‘100. Yıl Darülbedayi Okulu’nu şehre kazandırmak’ için çalışmalara başlamış. ’4 aylık eğitimin sonunda Gençler (16 – 18 yaş) ve yetişkinler (18 - 35 yaş) olmak üzere iki gruptan seçilecek katılımcılara öğrencilerine katılımcı belgesi verecek’miş. Ben o duyuru yapıldığında çağrı başlığına itiraz etmiştim ve bir öneri yapmıştım ‘Usta Olacak Çıraklar Aranıyor’ daha doğru olur diye. Baştan beri İBBŞT’nın ‘okul’ açmasına karşı çıktım. Zaten 4 aylık eğitimin ‘okul’ statüsünde olmayacağı belli idi.  Onlar da vazgeçmişler şimdi ismini ‘100.Yıl Darülbedayi Atölyesi’ yapmışlar. Bu bir bilgisizliği de gösteriyor. ‘Okul açmak’ bir yasa meselesi.. ‘Yolda’ öğreniyorlar demek ki..  Ama ödenekli tiyatronun oyuncu yetiştirmek için ‘atölye’ açmasını doğru bulmadığımı belirtiyorum.






'Twit'te yazılı adresteki haber sonradan değiştirilmiş.



5 Ocak 2015 Pazartesi

İBBŞT “Kamuoyuna ‘Açık’ Hatırlatma” Üzerine Düşüncelerim

http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Haber.aspx?hid=850 adresinde(İBBŞT’nın internetteki adresinin ‘ana sayfası’) ‘Genel Sanat Yönetmenliği’imzası  ve “Kamuoyuna ‘Açık’ Hatırlatma” başlığı ile bir bildiri yayımlandı. Bildiriyi birkaç kez okudum. Bana çok ilginç geldi. Yazmadan edemedim.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Kişiselleştirme ve Yapıcı Eleştiri

Sanki herkes ‘nesnel ve yapıcı’ eleştiri yapıyormuş gibi bir başkasını böyle uyarır( suçlar): ‘Konuyu kişiselleştirme. Yapacaksan yapıcı eleştiri yap’. Ben azıcık eleştiri ile ilgilendiğimden bu iki husus hakkında çok düşünürüm, ne demek istiyor bu insanlar diye. ‘Talkın ve salkım’ meselesine hiç girmeden aklımdan geçenleri paylaşmak istedim.

31 Aralık 2014 Çarşamba

‘Abi Management’

Ben bir zamanlar ‘Abi management’ ile idare edilen BÜYÜK bir şirkette çalıştım. Herkes bir üstüne ‘Abi’ diye hitap ederdi.  En büyük ‘Abi', patrondu. Meselâ patronun  hocası olmuş bir profesör bile patrondan bahsederken  ‘…   Abi’ derdi.   

Bu ‘Abi’ meselesi şirketin içine o kadar yerleşmişti ki iş birliği yaptığımız bir Japon şirketi, ‘Abi management’ ile idare edilen bu şirkete gönderdiği mektubun zarfı  üstüne ‘Mr. Melih Abi Anık’(gerçek ismi vermedim)  yazmıştı. 

‘Abi’lik  şirket içinde dayanışmanın çimentosu idi.’ Erkekçe’ bir ‘akrabalık bağı’ yaratılmıştı. Çalışan kadınlara ‘Abla’ diye hitap edilmiyordu  ama  kadınlar da erkeklere ‘abi’ diyordu. Zaman içinde ufak denemeler yapılmaya başlandı. Kendi pozisyonundan emin olmaya başlayanlar samimiyeti daha da ilerletti ve patrona  bile ‘Ya  …. Abi’ ya da ‘ …  Abi  yahu’ demeye başladı. Bu, pozisyon göstergesi oldu.Onlar ‘Abi’nin masasına oturmaya, en iyi şantiyelere atanmaya başlandı.  Diyemeyenler diyenleri kıskanmaya başladı. Patron  ‘Ulan…’ diye seslendi  mi sevinenler olurdu. ‘Patron bana ulan dedi’ diye(sanki).

Şirket içindeki bu 'aile tablosu' başlangıçta uluslar arası alanda bir güç gibi algılandı. Uluslar arası güçle ancak bu şekilde mücadele edilebilirdi. Bu bize özgü bir kuvvetti, Batı beceremezdi. (Sonradan düşündüğümde bunun sermaye ile ilgili olduğunu anladım.) ‘Abi’nin sözü ile inşaat orduları  harekete geçiyor ‘Abi’nin sözü ikiletilmeden dünyanın en ücra köşelerine gidiyordu. Şirket bir kişilikti. Sadece 'Abi' düşünüyor biz kardeşler yapıyorduk. Binlerce çocuğu olan bir aileydi şirket.  Gidenler ‘abi’ye teslim ettikleri ailelerinin güvenliğinden kuşku duymuyordu.

O sıralarda İran ile savaşın içinde olan Irak’a gitmem istendi. Yanımda iki Amerikalı mühendis ile İran sınırına yakın, bombalanan bir yere gidecek, yer görecektik. Amerikalı iki yaşlı mühendisin her türlü sigortası vardı. Ben o günlerde ‘Abi’den bana hayat sigortası  yaptırmasını  istedim, geride kalan ailem için tabii ki. “‘Abi’, sırtımı sıvazladı ve ‘Ailenin arkasında ben varım, ben şirketteki tüm çalışanlarımın  ‘Abi’siyim” dedi.  Ben bu sıvazlamayla  gidip geldim defalarca, ‘Abi’me güvenerek. O günlerde 'Abi'min benden alındığını düşündüm. Zira istediğim şey ona güvenmediğim gibi algılanıyor olabilirdi. Beni öyle düşündürttü. İnşaat devam ederken iş kazaları oldu,  işçiler hayatlarını kaybetti. ‘Abi sigortası’ onların aileleri için nasıl çalıştı bilmiyorum. Ama ‘Abi’ iyi bir insandı, gereğini yapmıştır diye düşünüyorum.

O yıllarda(’80 ler) pek çok yabancı şirketle ortak yapılan çalışmalarda bulundum. Hiçbiri ‘Abi management’ ile yönetilmiyordu. O şirketlerde kurallar yazılmıştı. ‘Abi’ istedi diye izin kullanmayan çalışan yoktu meselâ. Ben ise iş yetişecek diye izin kullanmazdım.

Sanıyorum ‘Abi management’ bizde hâlâ geçerli. Şimdiki  ‘Abi’ler ‘mesajla ayar verme’, ‘törpüleme’, ’kulak çekme’ye kadar vardırdılar bu işi. Kardeşlerine ‘otosansür’ öğretenler de varmış. Benim zamanımda ‘Abi’ ne derse oydu ama benim ‘Abi’m şirketin sahibiydi. Paramı  o veriyordu yâni. O ölse, oğluna  ‘Abi’ diyecektik hep birlikte nasılsa.  Şirketin ‘kurumsallaşması’ da beni ilgilendirmiyordu.  Şirketin önü parktı. Herkes benim gibi düşündüğü için biz o parkta maraton falan da yapmadık.


Melih Anık    

28 Aralık 2014 Pazar

Tiyatroda Oyundan Sahne ve Rol Çıkarmak

Son günlerde seyircisi ile buluşmuş bir oyundan sahne ve rol çıkarılması  gündeme geldi. Oyunun o âna kadar kaç kez oynanmış olması üzerinde durmuyorum. Bunun biri de otuzu da aynı  bana göre. Sebebi üzerinde de durmuyorum. Benim bu yazıyı yazmamın sebebi seyircisi ile buluşmuş bir oyundan sahne ve rol çıkarılması normal midir sorusuna cevap aramak.

Konu edilen olay normal bir şeymiş gibi anlatıldı. Bize anlatıldığına göre oyunların bir ‘oturma süresi’ vardır bu süre sonunda yâni oyun ‘oturunca’ duruma bakılır ve oyuna müdahale edilebilir, oyundan sahne ve rol çıkarılabilir.

Oyuncular ne kadar tecrübeli olurlarsa olsunlar yeni oyun ve rol heyecanı ile hata yapabilir.  Prömiyerden oyunun ‘oturması’ sürecine kadar oyuncular heyecanlarını  kontrol etmeye başlar, yeni rolleri ile seyirci karşısında olmaya alışırlar;  ekip arkadaşlarının seyirci karşısında ne(ler) yapabileceğini  anlarlar, teknik ekip ile sahne arasındaki uyum tamamlanır yâni ışık, ses, efekt zamanında gelir. (Aslına bakarsanız oyun 'oturtma' süreci ilk provadan itibaren başlar.) Oyunun ‘oturması’ her şeyin planlandığı gibi gitmesidir. Buna oyunun süresi de dahildir. Dekor değişim süreleri, sahne trafiğinin oyun süresine tesirleri incelenir, ayarlanır.  Yönetmen hangi sahnenin ve oyunun  ne kadar süreceğini en ince ayrıntısına göre hesaplar. Provalarda oyunun süresi tespit edilir. Muhtemel etkilerin(tulûat, ara alkış  gibi ) oyun süresine tesiri önceden saptanır.  Her şey önceden bellidir. Provalar sahnede bir düzenin sağlanması için yapılır. Seyirci ile buluşmuş oyunda saat tutulur ve oyunun hızlı  mı yavaş mı oynandığı takip edilir. Oyuncuların ve tekniğin  temposu izlenir, oyuncular ve görevliler uyarılır. Tiyatro matematik değildir ama tiyatronun da bir matematiği vardır. Taşlar yerine oturunca oyun ‘oturdu’ denir. Artık bundan sonra oyun belli aralarla izlenir. Planlamadan kayma  var mı yok mu saptanır ve düzeltilir.

Bir oyunun  ‘oturması’ zaten amaçlanan bir şey olduğu için artık o aşamadan sonra oyuna müdahale etmek düşünülmez. Oyunun hazırlanması sırasında yâni provalarda tüm çalışmalar oyun içindeki tüm ögelerin yönetmenin yorumuna bağlı olarak birbirine bağlanması ve bütünsel olarak bir yapının ortaya çıkarılması, benzetmek gerekirse bir yapının projesine göre inşa edilmesidir. Nasıl ki bitmiş bir yapıdan fazla diye bir kolon atılmazsa oturmuş oyundan da sahne ve/ya  rol çıkarılamaz. O zaman yapının yâni oyunun dengesi bozulur. Sonradan yapılan dokunuşlara ‘toz alma’ denir ki bu ana yapıyı  yeniden inşa etmek yâni sahne ve rol sayısını değiştirme anlamına gelmez. Tiyatro CİDDİ bir iştir.

Seyircinin teveccühünü kazanmış bazı oyunlar zaman içinde şu veya bu şekilde çizgisinden çıkabilir. O zaman yeniden prova yapılır ve oyun eski çizgisine konulur. Oyun kadrosunda olabilecek değişiklikler(ayrılan bir oyuncunun yerine yeni bir oyuncunun oyuna katılması gibi) oyunun yeniden elden geçirilmesini zorunlu kılar.  Duyduğum kadarıyla ülkemizde yıllar süren bazı oyunlarda yönetmenler 'Artık iş  benden çıktı' diyerek prova yapmazmış. Bu, ülkemizdeki tiyatro disiplini ile ilgili bir olaydır. Normal değildir.

Tiyatroyu ciddiye alan  ülkelerde provalarda süresi tayin edilmiş bir oyunu kısaltmak için sonradan sahne ve rol çıkarılmaz.  Buna önce eleştirmenler itiraz ederler. Zira bu keyfi davranışlar eleştirmenlik kurumunu da zedeler. Seyirci oyunda yapılan değişiklikler nedeniyle kendine saygı gösterilmediğini anlar. Ben en çok aylarca rolüne çalışmış ama rolü ve sahnesi oyundan çıkarılmış oyuncu için üzülürüm. BENİM vicdanım sızlar.

 Tiyatroyu ciddiye alan ülkelerde ülkelerde seyirciler, eleştirmenler, tiyatro camiasını oluşturan tüm kesimler provaların ne için yapıldığını bilir ve kendilerine anlatılan hikâyelere inanmaz, o hikâyeleri anlatanların kendileri ile dalga geçtiğini  düşünürler.  

Tiyatroda ‘oturmuş’ bir oyundan sahne ve rol çıkarılmasını normal bir olay gibi göstermeye çalışmak tiyatroya yapılacak en büyük darbedir.  Bunun yaşandığı  ve normal karşılandığı  bir  ülkede tiyatro sahipsiz demektir, başına her şey gelir. Tiyatronun saygınlığını korumayan tiyatrocuların başkalarının saldırılarından yakınmaya hakları yoktur. Yakınırlarsa onlara ‘Hadi canım sen de’ denilir. Onlara saygı gösterilmez. Ama bu gelişmiş ülkelerde olur.  

Melih Anık